Petra, Ürdün’ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki toprakları üzerinde yer alan, bugün kayıp bir uygarlığın izlerini gösteren antik bir kenttir.
Hakkında çok az şey bilinen, tarihin sıra dışı kavimlerinden göçebe çöl insanları Nebatiler, Doğu ve Batı arasında ticaret yollarını birbirine bağlayan, çölde kayaya oyulmuş yapılardan oluşan, su kaynaklarının kontrolünü sağlayan mühendislik harikalarıyla ile olağanüstü bir kent kurdular. Amman Çölü üzerinde kurdukları bu şehre Raqmu veya Petra denilmektedir. MÖ 400 ile MS 106 yılları arasında Nebatiler’e başkentlik yapmıştır. Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilene kadar başkent olarak varlığını sürdürmüştür.
Romalılar M.Ö. 63’te gelmiş, 6.000’den fazla seyirciyi barındıran tiyatro ve şehrin en etkileyici ve görkemli yapılarından bazılarını inşa etmişlerdir. Kaya yüzüne oyulmuş olan Hazine ve Manastırın her ikisi de belirgin Hellenistik özelliklere sahiptir. Bu tür mimari özelliklerin yukarıdan aşağıya oyularak elde edildiğini bilmek onu daha da etkileyici kılar.
400’lü yıllardan sonra deprem ve ekonomik sıkıntılardan dolayı kent gözden düşmüş, geçen zaman ve çöl kumları içinde unutulmuştur.
Petra’nın yapım amacı tarihçiler tarafından bulunamamıştı. Ancak yapılan son araştırmalarda Petra’daki El-Khazneh’nin (El-Hazne) altında gizli gömülü bir bölüm olduğu ve bu bölümün kral mezarları olduğu araştırmalar sonucunda kesinleşmiştir.
Petra antik kentinde tiyatro, tapınak, ev gibi yapılar kireç taşına oyularak yapılmıştır. El-Hazne ve Roma döneminde yapılan amfitiyatro en bilinen yapılardır.
Kum taşından oluşan kaya bloklarına oyulmuş tapınaklar, amfi tiyatro, mezarlar ve rölyeflerden oluşan yapı, yaklaşık 100 kilometre kare alana yayılmaktadır.
Petra’ya “The Siq” denen 1,2 km uzunluğundaki bir geçitten giriliyor. Petra’nın mühendislik harikaları, yaklaşık 30.000 nüfusu destekleyen gelişmiş bir su sistemidir. Siq’in bükülmüş geçidine oyulmuş olan sulama kanalı, yılın daha kuru zamanlarında kullanılmak üzere yapılan yeraltı sarnıçları ve baraj bu gelişmiş su sisteminin parçaları. Geçitin sonunda, devasa sütunlarıyla Hazine bölümü bulunuyor. Toplam 7000 kişiyi ağırlayabilen amfitiyatro, 1.yy civarında yapılmış ihtişamlı bir Helenistik mimarisi örneği. Amfitiyatro karşısında kraliyet mezarları bulunuyor. Bu anıt mezarlar, ünlü yöneticilere ve krallara adanmış. Nebatilerin en büyük ibadet yapısı El-Deir Manastırına ulaşmak için 800 basamaklı bir merdiveni çıkmak gerekiyor.
Milyonlarca ziyaretçiyi Petra’ya çeken en önemli şey, güneş ışınlarının açısıyla değişen bu doğal taşların yansıttığı pembe, kırmızı, sarı, turuncu gibi muhteşem renkler.
Bu renkli görüntüden dolayı gül şehri de deniyor.
Petra, Çarpıcı görünümü nedeniyle Indiana Jones gibi pek çok filme de ev sahipliği yapmış.
Yeniden bulunana kadar yalnızca bölgede ticaret yapan Arapların bildiği bir kayıp şehir olan Petra, bölgeyi ziyarete gelenleri daha ilk görüşte etkisi altına alan muhteşem bir yer. Petra, 1812’de İsviçreli kaşif Johann Burckhardt tarafından yeniden keşfedildi ve sırlarını açmaya devam ediyor. Şimdi bile, arkeologlar genişleyen alanın yarısından daha azını keşfettiler ve 2016’da uydu görüntülerinin yardımıyla kuma gömülü anıtsal bir yapı bulundu. Petra’nın Ürdün’ün en önemli turistik yeri ve Dünya Mirası alanlarının en saygın yerlerinden biri olmaya devam etmesi şaşırtıcı değil.
6 Aralık 1985 tarihinde UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası listesine dahil edilen antik kent, 7 Temmuz 2007 tarihinde ise Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri olarak seçilmiştir. Peru’da yer alan Machu Picchu ile kardeş şehirdir.
2010 yılının sonlarıydı, Mısır’a bir seyahat planlıyorduk, fakat o günlerde daha sonra pek çok arap ülkesine de yayılacak olan Arap Baharı başlıyordu. Protestolar, Arap Dünyası’nda başta işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü, usulsuzlükler ve kötü yaşam koşulları gibi pek çok sorun sonucunda önce Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlamıştır. Ardından benzer sorunlar yaşayan ülkelerde yayılmıştır. Protestolar Tunus’dan sonra Mısır, Yemen, Cezayir gibi ülkelere de sıçramıştır. Bizim gideceğimiz günlerde Mısır’da protestolar, halk hareketleri başlamıştı ve güvenli değildi. Gerçi iki yıl sonra en hareketli günlerde Mısır’da Tahrir Meydanında olacaktık. Son anda hiçbir hazırlık yapmadan yönümüzü komşu ülke Suriye’ye çevirdik. Hatay’dan başlayıp kara yolu ile o zamanlar gayet güvenli olan Suriye, Ürdün ve Lübnan’ı gezdik. Kimi zaman kar yolları kapattı yolda kaldık, kimi zaman denize göle girdik, şehirleri, antik kentleri, camileri, kiliseleri, eski tapınakları gezdik, sınırları geçtik, çöllerde gezdik, tepelere çıktık, Şam’da bir kahvede masal dinleyerek çayımızı yudumladık, hayatımızda iyi ki yaptık dediğimiz çok güzel, dolu dolu iki hafta geçirdik.
Petra için Ürdün’ün başkenti Amman’dan minibüs ile en yakın kasaba olan Wadi Musa’ya geldik. Burada temiz, güzel ve en ucuz otellerden birinde kaldık. Sabah güneş doğarken Petra’daydık ve çıktığımızda güneş batmıştı. Neredeyse hiç durmadan gezdik, keşfettik, bu muhteşem yerin tadını çıkardık. Giriş ücreti kişi başı günlük 50 Ürdün Dinarıydı (bugün yaklaşık 70 Dolar). O zaman için de pahalıydı ama bugün bizler için çok daha pahalı… Buradaki renkli kumlardan, değişik boylarda cam şişeler içerisine minik minik doldurarak, çok güzel çölü anlatan resimler yapıyorlar. Petra’nın büyüsüne kapılmış şekilde buradan ayrılıyoruz. Ertesi gün çölde gezeceğiz (Wadi Rum) ve akşam Akabe’deyiz.
Petra’daki bu muhteşem günden kalan birkaç fotoğraf;








































Yorum bırakın