Sabah uyanıp pencereden dışarı Ankara’nın isli, puslu ve her geçen gün yeşilin azaldığı, bol betonlu sıkıcı manzarasına bakarken, nereden geldiğini ilk önce anlayamadığım, gizemli hoş bir koku beni alıp Mısır’ın güneyine, Nil nehri üstündeki bir adaya götürdü. Rüya mı görüyordum yoksa korona günlerinde evde fazla zaman geçirmekten sıkılmış ruhum bedenimi terkedip tek başına seyahate mi çıkmıştı…
Evet gerçekten hoş bir koku vardı ve anladım ki, dün oyalanmak için ördüğüm kar taneleri, yıldızlar ile Eymir’den ODTÜ ormanından topladığım kozalaklar ve seyahatlerde farklı yerlerden aldığım minik hatıralarla süslediğim plastik çam ağacından geliyordu bu muhteşem koku.
Yıllar önce, tam olarak 2012 yılının Kasım ayının sonlarında gittiğimiz, o günler de Arap baharı yaşanıyordu, protestolar, yürüyüşler, eylemler devam ediyordu bundan dolayı çok da güvenli olmayan Mısır’da, Kızıldeniz kıyısındaki Hurgada’dan başlayıp daha sonra İskenderiye, Kahire, Luksor, Asuan’ı gezdiğimiz bu seyahatte uğradığımız Nil nehri üzerindeki bir adadan aldığımız, sandal ağacı tohumlarından yapılmış kolyelerden geliyordu bu koku. Gezdiğimiz yerlerden aldığımız yükte hafif pahada hafif minik hatıraların arasında dolapta duruyordu, çıkardığımda kokusunu alıyordum ancak sanki aradan geçen yıllar bu kokuyu azaltacağı yerde arttırmış.
Sekiz yıl önce Mısır’ın güneyindeki Asuan’da, bir öğleden sonra eski Katarakt otelin önünden bindiğimiz feluka denilen geleneksel ahşap yelkenli tekne ile Nil’in sakin sularında sanki başka bir dünyadaymış gibi sakin huzurlu yol alıp bu cennet adaya çıkmıştık. Feluka, motorlu tekneler ve feribotların mevcudiyetine rağmen, Asuan ve Luksor gibi Nil kıyısındaki şehirlerde bir ulaşım aracı olarak hala aktif olarak kullanılmakta. Kısıtlı zamanımıza rağmen, sakin akan nehir üzerinde beyaz yelkenleriyle kuğular gibi dolaşan bu sessiz eski zamanlardan kalma ulaşımı tercih ettik. Fakat akıntıyla kolayca yol alırken, akıntıya karşı rüzgârsız bir havada nasıl gidecek diye de merak ettik, kürek çekmek zorunda kalırlarsa yolculuk bayağı uzayabilirdi, yine de denemek istedik.
Adaya ayak basar basmaz bizi ellerinde ve boyunlarında bu kolyeler olan cıvıl cıvıl çocuklar karşıladı, kolyelerin üzerindeki tohumları birbirine vurup sonra koklayıp “sandal sandal” diyorlardı. Ne olduğunu çok anlamasak da onları mutlu etmek için birkaç tane aldık.
El Nabatat Adası, Kitchener’s Adası ya da Botanik Adası da denilen ve adını Lord Kitchener’dan alan bu ada, Kitchener’a Mahdist Savaşı’ndaki hizmetinden ötürü 1911 ile 1914 arasında Mısır’da Başkonsolos olarak görev yaptığı sırada armağan edilmiş. Güzel palmiye ve bitkilere olan tutkusuyla Kitchener, tüm adayı egzotik ağaçlar ve bitkilerden oluşan bir cennete, büyüleyici Asuan Botanik Bahçesine dönüştürmüş ve Uzak Doğu, Hindistan ve Afrika’nın bazı bölgelerinden bitkiler getirtmiş. Bahçeler kuşların yanı sıra yüzlerce bitki türüyle dolu. Daha sonra Mısır hükümetinin mülkiyetine geçmiş ve Botanik Araştırma Enstitüsü, Asuan Botanik Adası adı verilen bir araştırma istasyonu olarak kullanılmış.
Botanik Adası, Nil Nehri üzerindeki Asvan yakınlarındaki iki büyük adadan biri, diğeri Fil adası. Zamanımız kısıtlı olduğu için ya Botanik adasını ya da daha büyük olan ve üzerinde yıllık taşkınları ile Mısır’a can veren Nil’in su seviyesini ölçmek için kullanılan Nilometre denilen taş basamaklardan oluşan yapı, ortasında Nubya köyü, güneyinde bir tapınak ve hatta kuzeyinde lüks bir otel bulunan, o günlerde inşaatı devam eden ikinci bir otelinde bulunduğu Fil adasını hızlıca gezecektik. Fil adasını etrafından dolaşmayı ve Botanik adasını gezmeyi tercih ettik. Ah keşke “birgündahaolsa” bu adayı da uzun uzun gezme fırsatımız olurdu. Botanik adası, bir bütün olarak Asvan Botanik Bahçesi’ni oluşturuyor. Kraliyet Palmiye ağacı ve Sabal Palmiye ağacı gibi birçok subtropikal, egzotik ve ender bitki ve ağaç türü görülebilir. Görkemli ağaçları, özellikle gün batımından hemen önce, ışığın daha yumuşak olduğu ve sandal ağacının kokusunun rüzgârda süzüldüğü zamanlarda, çarpıcı Nil manzarasında bu adada zaman geçirmek harika.
Hava kararmaya yüz tutmuşken, Nil’in ilk çağlayanını oluşturan adaları arasında ve nehrin akıntıları içinde felukayı büyük bir ustalıkla gezdiren, upuzun beyaz elbiseler giymiş dev esmer iki adama teşekkür ederek kıyıya çıkıyoruz. Nil kenarına adeta birer saray görüntüsünde hem otel hem ulaşımı sağlayan lüks turist gemileri dizilmiş. Bu kocaman gemilerden Nil’de epeyce görüyoruz, bunlarda yüzlerce turist olmalı ama nedense sokaklarda yabancılara neredeyse hiç rastlanmıyor. Nedeni Arap baharı ve daha önce yaşanan yollarda, tapınaklarda turistlere yönelik silahlı bombalı saldırılar olsa gerek.
Mısır’ı ileride daha çok anlatacağım, Kızıldeniz kıyısındaki Hurgada’yı, Nil’i ilk defa gördüğüm Luksor’u, Kral ve Kraliçe mezarlarını, tapınakları, piramitleri, Kahire’yi, İskenderiye’yi, II. Ramses’in Nefertari’ye aşkının ifadesi Ebu Simbel’i, Asuan barajını, taş ocaklarını, mezarların ve birer mezar olan piramitlerin içlerine girdiğimde hissettiklerimi, o kadar talana rağmen binlerce yıllık geçmişiyle tükenmeyen mirası ve bence en önemlisi, tüm bunların kaynağı Nil’i…
Yeni bir yıla girmeye günler kalmışken, eski bir seyahatten kalan küçük bir hatıranın, hoş bir kokunun anımsattıkları bunlar.
Yeni yıl herkese sağlık, barış, mutluluk ve hayallerimizi gerçekleştirme gücü ve umudu getirsin…






























































Yorum bırakın