Sierra Maestra, Küba‘nın güneydoğusunda, hemen kıyıdan yükselerek Guantánamo Eyaleti‘nin güneyinden batıya doğru uzanan sıradağlardır. Küba’daki en yüksek dağ sistemidir. Sierra Maestra’nın ve Küba’nın en yüksek noktası 1.972 m.’lik Pico Turquino‘dur.
İlk olarak 1860 yılında F.W. Ramsden tarafından tırmanılmış.
Doğumunun yüzüncü yılını kutlamak için, 1953 yılında, zirveye heykeltraş Jilma Madera tarafından, Küba’nın ulusal kahramanı, simgesi, siyasetçi, devrimci, şair ve yazar José Martí’nin büstü yerleştirilmiş. Sierra Maestra’nın Küba devriminde önemli bir yeri var. Che Guevara’ya göre, dağın devrimciler için “neredeyse mistik bir önemi” vardı.
26 Temmuz 1953’de Moncado kışlası baskınıyla başlayan Küba’daki devrimci süreç, 1954’te Fidel’in “Tarih beni aklayacaktır!” savunmasıyla sesini dünyaya duyurdu, 1955’te Meksika’da Che’nin de katılması ile güçlendi, 1956’da Granma (anlamı nine olan eski bir yat) ile Sierra Maestra dağlarına yerleşti, 2 Ocak 1959’da Havana’yla buluştu. 1 Ocak 1959’da Batista kaçmıştı.
Küba tarihinde böylesine önemli olan Sierra Maestra dağlarına gelmek, gerilla kamplarını görmek, Küba’nın zirvesi Pico Turquino’ya çıkmak, muhteşem dağ ormanlarında yürümek bizim için bu seyahatin vazgeçilmezi oldu.
31 Aralık 2016 günü Fidel’i Santiago de Cuba’da bulunan Santa Ifigenia Mezarlığında ziyaret ettik. Devrime giden yolda önemli bir adım olan 26 Temmuz tarihli Moncada baskınının geçtiği yer olan ve bugün müze olan Moncada Kışlasını gezdik. Akşam Küba Devriminin de yıldönümü olan yeni yılı burada Cespedes parkında Kübalılarla sıcacık Küba dansları ve müzikleriyle karşıladık, ertesi gün dağlara doğru yolculuk hazırlığı vardı. Sierra Maestra dağları, gerilla kampı ve Küba’nın zirvesi Pico Turquino için bir turla (ECOTOUR) anlaştık. Başka türlü buralarda yürümeye izin verilmiyor. Birkaç seçenek vardı ve biz Bayamo üzerinden gittiğimiz Santo Domingo köyünden Alto de Naranjo’ya gelip, Comandancia de la Plata’yı (gerilla kampını) gezip La Platica kampında kalıp, oradan La Aguada de Joaquin kampı ve Pico Turquino zirvesi sonrası da 1972 m irtifa kaybederek deniz kenarındaki Las Cuevas’a inmeye karar verdik. Böylece kuzeyden güneye Sierra Maestra dağlarını aşıp, en yüksek zirvesine çıkıp, Santiago’ya geri dönecektik.
Küba’nın güneydoğu kesimindeki Sierra Maestra dağları, Küba’nın en yüksek noktası Pico Turquino’ya çıkış da dahil olmak üzere Karayipler’deki en iyi yürüyüş parkurlarından bazılarını sunmaktadır. Büyüleyici tarihi ile bu dağlar Batista rejimine karşı askeri mücadelelerinin ilk bölümünde Fidel Castro’nun asi ordusu için karargah olmuş, gizlenmelerinde ve mücadeleyi devam ettirebilmelerinde kritik bir rol oynamış.
Bir gün gerilla kampını gezdikten sonra, Küba’nın en yüksek noktası Pico Turquino’ya iki günlük bir yürüyüşle ulaşılıyor. Başlangıçta irtifa fazla olmadığı için kolay olduğunu düşünsek de, sürekli dik iniş ve çıkışların olduğu, kimi zaman ahşap merdiven ve korkuluklarla desteklenmiş, kimi zaman çok kaygan ve dik bir zeminde, oldukça yorucu ve zorlu bir yürüyüştü. Toplam yürüyüş mesafesi sadece 25km, ancak parkurun dikliği yürüyüşü yavaşlatıyor. Oldukça kuru ve serin bir havada gittiğimiz için şartlar oldukça iyiydi. Sık orman içinde ve nemli bir ortamda yüründüğü için sıcak ve yağışlı günlerde çok daha zor olacaktır.
Küba’daki en yüksek dağın zirvesine ulaşmanın yanı sıra, yoğun bitki örtüsünde çok az olan açık alanlarda, Sierra Maestra dağlarının manzaraları bu yorucu yürüyüşte muhteşem bir ödül, büyüleyici bir deneyim oluyor.
Şimdi bir müze olan Comandancia de la Plata, yoğun ormanlık dağların bu uzak bölgesine dağılmış birkaç ahşap kulübeden oluşmakta. Burası Fidel Castro tarafından 1958’de kurulmuş tarihteki en başarılı gerilla kampı, Batista askerleri burayı hiçbir zaman bulamamış. Burada Fidel’in evi, Radyo Rebelde, Che Guevara’nın çiftçileri ve devrimci savaşçıları tedavi ettiği hastane gibi kullanılan kulübe, küçük bir müze, mutfak ve kütüphane gibi diğer yapılar bulunmakta.



















Çok zor olmayan bir yürüyüşle bu gerilla kampını ziyaret edebilir ve yerel rehber tarafından anlatılan açıklamalar ve hikayeler ile Küba tarihinde bir yolculuk yapabilirsiniz.



Radyo Rebelde, Küba Devrimi sürecinde 1958 yılında Ernesto Che Guevara tarafından Sierra Maestra’da kısa dalga üzerinden yayın yapacak şekilde kurulmuştur. Elektrik jeneratörü ve radyo ekipmanının sağlanmasıyla beraber gizli karargâhtan yayınlar başlar. Kuruluş amacı Fidel Castro liderliğindeki 26 Temmuz Hareketinin tanınması ve desteklenmesi olmuştur. Radyo yayınları yoğun hükümet sansürüne karşı direnişin çok önemli bir iletişim kanalı olur. Fidel Castro ile yapılan uzun röportajlar ve yayınlanan haberler Küba’nın farklı bölgelerindeki direniş gurupları arasında eşgüdümü sağlar. Günümüzde de Radyo Rebelde yayına devam etmektedir. (http://www.radiorebelde.cu)








Yanımıza alacağımız ve üç gün taşıyacağımız eşyaları ayırdıktan sonra diğerlerini toplayıp kaldığımız pansiyona bıraktık. Küba sıcak fakat ne de olsa dağlara gidiyoruz ve içinde sadece ranza şeklinde yatakların olduğu ve camı, kapısı olmayan basit ahşap kulübelerde geceleyeceğiz. Uçakta aldığımız battaniyeler burada işimize yarayacak ve THY’nin sıcacık battaniyelerini Küba’nın dağlarındaki bu kulübelerde bizden bir hatıra olarak sonraki gezginlere bırakacağız.
Sabah güneş doğmadan Santiago’dan kaldığımız Casa’dan (pansiyon) bizi bir jeep aldı, sadece ikimiz ve şoför, henüz hava aydınlanırken önce Bayamo’ya geldik. Buradaki meydanı gezip, Santo Domingo köyüne gittik, buradan başka bir araç ve bir İtalyan aile ile Alto de Naranjo’ya gelip, buradan yürüyerek Comandancia de la Plata’yı (gerilla kampını) gezip akşama doğru başka bir rehberle ilk kamp yerimize yürüdük.








La Plata, milli parkta çalışan birkaç ailenin de kaldığı bir yer. Bizim kalacağımız kulübe diğer evlerden biraz uzakta ve bizden başka kimse yok. Hiç İngilizce bilmeyen bir görevli bize yemek, meyve, kahve ve bu dağlardan toplanan bitkilerden yapılan bir çay getirdi, sanırım hayatımda yediğim en güzel en hoş kokulu portakaldı. Biraz etrafı dolaştık, etrafta oynayan birkaç çocukla konuşmaya çalıştık. Buranın görevlisi bizi evine davet etti, tabii işaretlerle anlaşmaya çalışarak. Evde görüntüsü olmayan bir televizyonun karşısında sallanan sandalyelerine oturmuş televizyondan gelen müziği dinleyek oturduk, bize kahve ve rom ikram etti eşi. Ama maalesef dersimize iyi çalışmadığımız için (biraz İspanyolca öğrenseydik keşke) fazla bir sohbet edemedik. Akşam kulübede uyuduk ama birde misafirimiz vardı. Kocaman bir fare bize birgün önce verilen ve yataklardan birinin üzerine poşetle bıraktığımız kumanyaya geldi.











Bu gece kampın misafirleri sadece biziz...
Ertesi gün kahvaltıdan sonra başka bir rehber bizi buradan alacak ve diğer kamp alanına kadar götürecekti. Ancak neredeyse öğlen olacak ama gelen giden yok. Acaba bizi unuttular mı, ne yapsak falan derken değişik ülkelerden geldiklerini öğrendiğimiz bir gurup dağcıyla birlikte rehber geldi. Daha sonra bu insanlarla aynı masada yemek yedik, hep birlikte içi ranza olan, kapısı penceresi olmayan kulübelerde uyuduk. Tavşan gibi giden, önce koşan sonra sık sık mola verip dinlenen bir gurup, biz kendi tempomuzla yola devam ettik.








































Patikalar gayet belirgin ve işaretli, üstelik maps.me uygulaması bile rotayı tam doğru gösteriyor. Yoğun ormanda dik iniş ve çıkışlarla ikinci kampa geldik. Bu sefer yalnız değiliz, iki büyük kulübe var ve bunları doldurduk. Rehberimiz yol boyunca tavuk taşıdı ve akşam çok güzel yemekler yaptı. Akşam kamp etrafında dolaşırken ormanın zifiri karanlığı içinde kocaman fener ışığı gibi ışıkların havada dolaştığını gördük, önce diğerleri de bizim gibi dolaşıyor sandık ama bunlar fener ışığı değildi, sanırım ateş böcekleriydi. O kadar büyüleyiciydi ki, böyle bir şey daha önce hiç görmedim. Burada birde su kaynağı var.
Yol boyunca suyumuzu ve yanımıza aldığımız yiyecek ve malzemeyi taşıdık. Her ihtimale karşı yağmurluk mont, akşam için sıcak tutacak birşeyler ve kuruyemiş yanımıza almıştık. Sadece baton almadık, idare ederiz diye ama zirve sonrası 1972 m dimdik deniz seviyesine inmek dizlerimizi çok yordu.
Zirveye vardığımızı Jose Marti’yi karşımızda görünce anladık. Zirvede Jose Marti büstü var ve ağaçlardan etraf fazla görünmüyor.


Küba bağımsızlık mücadelesinin öncüsü.





Kaymasın diye dik basamaklar haline getirilmiş toprak patikadan iniyoruz, deniz sanki hemen ayağımızın dibinde ama yol bitmiyor sanki, bir türlü ulaşamıyoruz. Ormanın ve denizin görüntüsü, kıyının güzelliği, havanın yumuşaklığı, toprağın kokusu, kuşların ötüşü herşey çok güzel, sadece dizler yeter diye bağırıyor…
Her yerde buraya özgü kuşlar ve hayvanlar hakkında tabelalar var ama hepsi İspanyolca. Sürekli orman içinde yürüdük, burada rahatsız edecek, zehirli bir hayvan, böcek ya da bitki yok.
Küba denilince Nazım Hikmet’i ve Havana Röportajı şiirini anmadan olmaz…
…
“biliyorum, bir cennet yemişidir küba adası, meksika körfezinin sepetinde
yılan yoktur küba’da, akrepleri de avulu değil
vahşi hayvan da yok
sapata bataklıklarında ki timsahları saymazsan, boyları da 7 metreye kadar
arkalarına geçip sopayı indirdin mi işleri tamam
bir de köpekbalıkları, cohinar kayalıklarında
bir portakal çekirdeği atarsın terli sıcak toprağına sabahleyin küba’nın
bir portakal bahçesi bulursun akşamüstü”
…




Aşağı indiğimizde deniz kenarında güzel bir yemekle karşılandık. Benim artık dizlerim tutmuyordu ama Şükrü ısrarla hava kararmadan birkaç fotoğraf çekti. Yemekten sonra yine sadece ikimizi alan bir jeeple Santiago’ya döndük. Casa’ya varınca duş aldık ve sanki üç gündür dağda gezen biz değilmişiz gibi kendimizi sokaklara attık, güzel bir müzik eşliğinde biralarımızı yudumlarken buraya geliş amaçlarımızdan birini, hatta en önemlisini gerçekleştirebilmenin huzuru ve mutluluğu vardı. Bir kez daha ne kadar şanslı bir insan olduğumu düşündüm…













Yorum bırakın