Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar insanların maskesiz ve özgürce gezebildiği fakat zaman ve paranın yine az olduğu, hayatın zor olduğu, canavarların çok olduğu, dostların da az ama öz olduğu günlerden bir gün, iki kafadar Zümrüdü Anka kuşunun kanatları arasında uzak diyarlara uçmuşlar. Bu seferki seyahatte yalnız değillermiş, arkadaşları da katılmış onlara.
Uçmuşlar ve koskoca İber yarımadasının kuzeyinde Bilbao diye bir şehre konmuşlar. Sonra neredeyse her gün başka bir yerde konaklayarak, tüm İber yarımadasını sahilden dolaşmışlar ve güneyden Malaga diye bir Endülüs şehrinden yuvalarına uçarak geri dönmüşler. Bu yolculuktan altı sene önce de gelmişler yarımadaya, Barselona da Picasso’nun, Gaudi’nin izinde gezmişler, Andorra diye dünyanın en minik ülkelerinden birini ziyaret etmişler, sonra başkent Madrid’i Cervantes’le ve Don Kişot’la arşınlamışlar, muhteşem müzeleri gezmişler, İspanya’nın adeta ulusal anıtı olan ve çelik kılıçlarıyla ünlü Toledo’yu da görmeden dönmemişler.
Bu yarımadaya yaptıkları ikinci yolculukta İspanya, Portekiz ve Cebelitarık olmak üzere üç ülke gezmişler. İspanya’nın Bask, Asturias, Galiçya ve Endülüs bölgelerini görmüşler.
Bilbao’da Vizcaya köprüsünden geçip, Guernica’da meşe ağacının altında dinlenip, Picasso’nun Guernica’sını izleyip, yeryüzünün birgün insan şeklindeki canavarlardan kurtulmasını dileyip, Bask’ların başkenti Vitoria-Gasteiz’in meydanlarını sokaklarını gezip, Asturias’ın başkenti Oviedo’da dolaşırken kendilerini bir maratonda koşarken bulmuşlar, Gijon’da denizin dalgalarını izlerken hayal kurmuşlar, A Coruna’da Herkül kulesine tırmanmışlar, Camino de Santiago ya da St.James Yolu denilen, hacı yolunun sonu olan Galiçya’nın başkenti Santiago de Compostela’da yorgun hacılarla karşılaşmışlar, Porto’da bir akşam vakti martılar karşılamış onları, sokaklarda fado dinlemişler, tabii Porto şarabının da tadına bakmadan geçmemişler, yedi tepeli Lizbon’da batının en batısına, Cabo da Roca’ya gitmişler, Belem’i gezmişler ve muhteşem Belem tatlısını denemişler, 28 numaralı sarı tramvayla şehri turlarken başları dönmüş, sonra güneyin sıcağına yolculuk başlamış ve nisan ayına girerken Endülüsün başkenti portakal kokulu Seville’ya varmışlar, Paskalya bayramını, kukuletalı bayram kutlamalarını, sıcağı ve coşkuyu yaşamışlar, Algeciras’dan Britanya denizaşırı topraklarına vizesiz, mühürsüz geçmiş, Afrika kıtasına el sallayarak, Akdeniz ile Atlas okyanusu arasındaki Cebelitarık kayasına tırmanmışlar, hırsız maymunlar tarafından gasp edilmiş fakat en güzel manzaraları seyretmişler, Cordoba’nın beyaz, sıcak sokaklarında Paskalya bayramı kalabalığına karışıp, Flamenko’nun büyüsüne kapılmışlar, Granada da El Hamra sarayını gezmiş, insanoğlunun yaptığı güzelliklere hayran olmuşlar, Malaga da tepelere tırmanmış, Picasso’nun çocukluğunda oynadığı sokaklarda dolaşmışlar ve Akdenizin sıcak kumlarında dinlenmişler.
Çok macera yaşamışlar, çok yorulmuşlar, çok Dünya Mirası görmüşler, çok güzel şeyler yemişler, içmişler, çok eğlenmişler, çok anı biriktirmişler, çok fotoğraf çekmişler, çok da mutlu olmuşlar.

Kimmiş o arkadaşlariii zümrüdü Anka kuşunun kanatlarından başka?Kalemine sağlık ne güzel bi anlatım olmuş❣️
BeğenLiked by 1 kişi