Cebelitarık, İspanya’nın güneyinde yaklaşık 30 bin kişinin yaşadığı 6,7 km2’lik bu yarımada İngiltere’nin denizaşırı topraklarından biri. Ülkenin manzarasının büyük kısmına Cebelitarık kayası hakim. 1704 yılında İngiliz ve Hollandalı askerlerce İspanya’dan alınan bölge 1713 Utrecht Antlaşması ile resmen Birleşik Krallığa geçti. Napolyon Savaşları ve II.Dünya Savaşı sırasında, Akdeniz’e, Cebelitarık Boğazı’na giriş ve çıkışı kontrol ettiği için Kraliyet Donanması için önemli bir üs oldu.
Cebelitarık Boğazı’nı ve dolayısı ile Akdeniz’e tüm giriş-çıkışları kontrol etmeye yarayan bu kara parçası İngiltere için son derece büyük stratejik öneme sahip. Bugün dünya ticaretinin önemli bir kısmı bu boğazdan geçiyor ve İspanya tarihi, ekonomik ve stratejik gerekçelerle yarımadanın kendisine geçmesini istiyor.
İspanya tarihte birkaç defa burayı almak için kuşatma girişiminde bulundu ancak Sevilla ve Paris Antlaşmaları ile Cebelitarık’ın Birleşik Krallık toprağı olduğu tekrar tekrar yinelendi.
Cebelitarıklıların kendileri de İspanya ile birleşmek istemiyor. 1967 referandumunda İspanyol egemenliği önerilerini reddettiler ve 2002 yılında yapılan bir referandum ile ortak egemenlik fikri de bölge halkı tarafından reddedildi.
Her ne kadar İngiltere Cebelitarık’ı özerk ve önemli ölçüde bağımsız bir ülke gibi görse de Birleşmiş Milletler’e göre ise Cebelitarık’ın statüsü hala ‘kendi kendini yönetmeyen bölgeler’ kategorisinde.
Cebelitarık’ın statüsü iki ülke, İspanya ile İngiltere arasında hala tartışılmakta. Ülke olarak kendi para birimi (Gibraltar pound), bayrağı ve marşı olan Cebelitarık’ın ekonomisi büyük ölçüde turizm, çevrimiçi kumar, finansal hizmetler ve yakıt ikmaline dayanıyor.
Antik çağdaki adı Calpe. Endülüs fatihi Tarık bin Ziyad‘ın 711 yılında ordusuyla birlikte ilk ayak bastığı ve askeri karargâh olarak kullandığı yer olması sebebiyle İslam kaynaklarında “Cebelü Târık” (Tarık’ın Dağı) diye adlandırılmış. İspanya’nın en güneyindeki, dünyanın en küçük ülkelerinden birisi olan Cebelitarık adını bu komutandan alıyor. Tarık’ın dağı anlamına gelen Cebelitarık, aynı zamanda Fas ile İspanya arasındaki Akdeniz ile Atlas okyanusunu ayıran boğazın da adı. Rivayete göre 7000 kişilik ordusu ile Cebelitarık Boğazı’nı geçen Tarık bin Ziyad, İspanya’ya çıkar çıkmaz gemileri yaktırarak askerlerinin geri dönme umudunu kırmış. Askerlerine şu tarihi sözleri söylemiş: “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır. Düşmanın silahı, teçhizatı ve erzakı boldur. Sizin silah olarak ancak kılıçlarınız, erzak olarak da düşmanın elinden sahip olabileceğiniz vardır.” Gemileri yakmak sözü de buradan geliyormuş.
Buraya gelmeden önce, ülkeye giriş bilgileri için Cebelitarık’ın resmi devlet sitesini incelediğimizde tek başına Türkiye için bilgi olmamakla birlikte Türkiye’nin de dahil olduğu bir gurup ülke için vize bilgileri vardı. Burada bazen yeşil pasaport sahiplerine vize istenmediği bazen de tüm pasaportlara İngiltere vizesi istendiği yazıyordu. Gidene kadar defalarca baktık ve sürekli değiştiğini gördük. Böyle olunca da oraya yaklaştığımızda son kez kontrol edip şansımız varsa gireriz diyerek yola çıktık. Bunun için de seyahetimizin Endülüs kısmında Algeciras’a da uğramaya karar verdik.
Akşam Sevilla’dan Algeciras’a geldiğimizde son kez kontrol ettik ve yeşil pasaportla girebileceğimizi görerek, web sayfasını telefonlarımıza kaydettik. Yeşil pasaportu olmayan iki arkadaşımızı Algeciras’da bırakarak, sabah çok erken ilk otobüsle, buraya en yakın İspanya kasabası La Linea’ya doğru yola çıktık. La Linea’da birşeyler atıştırdıktan sonra yürüyerek sınıra geldik.
Cebelitarık’a girişte ilginç bir sınır deneyimi bizi bekliyordu.








Cebelitarık’a girmek için pasaport kontrolü yapılan yere geliyoruz. La Linea ve yakın yerlerde yaşayan İspanyollar her gün sınırı geçerek çalışmaya geliyor, akşamda sınırdan geçerek evlerine gidiyorlar. Kimi yürüyerek kimi bisikletle kimliklerini göstererek hızlıca geçiyorlar ama yine de kuyruk oluyor. Bizde geçenler turist mi, çalışan mı bilmediğimizden sıraya girdik ve görevlilere pasaportlarımızı sallayarak geçmek istedik, meğer geçenler sadece çalışanlarmış, bizden başka yabancı/turist yokmuş. Bizi sıradan çıkararak, biraz beklememizi istediler, yabancılar için ayrı bir pasaport kontrolü varmış. Sonra gelip özür dileyerek geçemeyeceğimizi vize gerektiğini söylediler. Bizde sakince gelmeden önce kendi web sayfalarını kontrol ettiğimizi ve vize gerekmediğini söyledik ve telefonlarımıza kaydettiğimiz kendi web sayfalarını gösterdik. Bunun üzerine biraz daha beklememizi istediler. Sonra yine görevli gelerek vize gerektiğini, sayfada yanlışlık olduğunu falan söyledi ama bugün, geceyi geçirmeden ve alışveriş yapmadan, günübirlik girip gezebileceğimizi de ekledi, bizim de niyetimiz buydu zaten. Böylece vize falan olmadan, hatta pasaportumuza herhangi bir mühür bile vurulmadan öylece “İngiltere topraklarına !!!” girmiş olduk.

Kapıdan geçip ülkeye girdik ama önümüzde boş bir alan var. İşte burası havaalanı pisti. Ülkeye gerçekten girmek için önce bu pisti geçmek gerekiyor. Eğer uçak gelmiyorsa, yayaya yeşil ışık yanıyorsa açık olan pisti yürüyerek geçiyorsunuz ya da uçağın inişini/kalkışını ve yeşil ışığın yanmasını beklemek zorundasınız.

Sonrasında büyük kısmı kocaman kayadan oluşan yarımadayı gezmeye başlıyoruz. Ülkenin/kayanın doğu tarafı uçurum, yerleşim yeri ve liman batı tarafında bulunmakta. Yarımadanın etrafında tur atabilmek bile ancak tünel vasıtasıyla oluyor, kayanın doğu tarafı dimdik denize iniyor.

Güney İspanya’ya, Endülüs’e gelmişken, bir kayadan oluşan yapısı ve coğrafi konumundan dolayı hep bir gün gelmeyi istediğimiz Cebelitarık’a da girmiş olduk. Avrupa’nın Afrika’ya en yakın olduğu Cebelitarık kayasının tepesinden güneye baktığınızda Afrika, batıya baktığınızda da boğazın sonunda Atlas okyanusunu görünmekte.






































Pisti geçer geçmez, yerleşim yerinde meydana varıp, hemen sola yukarı doğru tırmanmaya başladık. Kaleyi, tünelleri gezdik. Kayaya çıkmak için teleferikte var ama tabii ki yürümeyi tercih ettik.
Cebelitarık kayasındaki en ilginç yerlerden birisi de Büyük Kuşatma Tünelleri. 18. yy’da Fransız ve İspanyollar tarafından kuşatma altına alındığı sırada İngilizler tarafından kazılan bu tünellerde dolaşmak ilginçti. Tünellerin içi müze gibi, sesli canlandırmalar yapılmış, savaş sırasında kullanılan aletler bulunmakta, kayanın dışına doğru açılan pencerelerde toplar yerini korumakta, manken askerler siper almış ve neredeyse her an savunmaya geçebilecek durumda.
















































Tünellerden sonra kayanın yukarısına doğru çıkan dar ve dik merdivenleri tırmanırken bir garip engelle karşılaştık. Maymunlar daracık merdivenlerin üstüne oturmuşlar ve geçmek istediğinizde dişlerini göstererek hırlıyorlar. Biraz bekledikten sonra yavaşça yanlarından geçiyoruz. Bunlar, anavatanları Cezayir ve Fas’da bulunan Atlas dağları olan, Berberi şebeği (Macaca sylvanus) denilen, bir maymun türüdür. Avrupa’da yaşayan tek özgür primatlardır. Cebelitarık’ın Berberi şebeği popülasyonu, Kuzey Afrika dışındaki bu türe ait tek popülasyondur ve Avrupa’daki tek yabani maymun popülasyonudur. Muhtemelen Cebelitarık’a sonradan gelmişler. Yavrular çok sevimli ama büyükler dişlerini de gösterince çok korkutucu olabiliyor. Aynı zamanda da usta hırsızlar. Dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, insanlarla özellikle turistlerle yakın temasta olan hayvanlar, hazır gıdaya alıştığından, burada olduğu gibi hoş olmayan durumlar oluşabiliyor. Elinizde poşet falan olursa kapıp kaçabilirler, çantanız açıksa içindekileri alıp gidebilirler, telefonu, fotoğraf makinesini kapabilirler, uçurumdan atabilirler, sizi ısırabilirler ya da benim gibi hayvanların tehdit olarak görmediği biriyseniz üstünüze atlayıp, ceplerinizi yoklayıp, mendilinizi yiyecek zannederek alıp kaçabilirler!!! Evet bir maymun tarafından gasp edildim. Seyahat konusunda çok tecrübesi olan, bu hırsız maymunlar hakkında da gelmeden önce epeyce bilgi sahibi olan ve tedbirli davranan biri olarak bu da değişik bir tecrübe oldu :). Taşın üzerinde havuç yiyen bir yavrunun fotoğrafını çekiyoruz, sonra Şükrü biraz daha yaklaş sizi birlikte çekeyim falan derken, cebimdeki mendil paketini fark etmiş galiba ufaklık. Hiç çekinmeden üstüme atladı ve usta bir yankesici olarak ceplerimi yokladı ve mendilimi alıp kaçtı. Bu sırada ne yapacağını bilemediğimden, ben ellerimi yukarı kaldırdım ve yüzümü korumaya çalıştım. Burada başınıza gelebilecek en kötü şey uçurumdan düşmekse ikincisi de bu maymunlar tarafından ısırılmaktır. Isırılmanın bedeli ise uzun sürecek aşı vb. tıbbi prosedürler nedeniyle seyahatinizin aksaması olacaktır. Neyse ki olay sadece hırsızlıktı ve suçlu kaçtı. Bu sırada Şükrü çantadan su çıkarıp verdi bana ve çantanın yan gözünü kapatmayı unuttu. Yola devam ettik ve bir taraftan güzel manzaranın tadını çıkarırken bir taraftan da etrafımızda bizi izleyen maymunları kolluyorduk. Artık onlara alışmaya başladık ve varlıklarını bir an unutup eğlenirken ikinci hırsızlık olayı yaşandı. Şükrü’nün sırtındaki çantanın açık kalan gözünden el çabukluğuyla yarım kalmış bir çubuk kraker paketi aşırdılar. Bu kadarı da fazla derken bir baktık birinin fotoğraf makinesini açık çantasından almaya çalışıyorlar, neyse ki son anda çevredekilerin uyarısıyla kurtardılar. Yarım bir mendil paketi ve çubuk krakerle atlattık ama bizde onların fotoğraflarını çektik :).





















Bu arada arkadaşlarımızdan ayrılarak yola devam ettik, sırt boyunca yürüdük, en tepedeki O’Hara’s Battery noktasından, kayanın doğu cephesinden aşağı doğru inen dar merdivenleri gördük ve “Akdeniz merdivenleri” denilen ve denize doğru inen dik yamacındaki bu dar patika ve merdivenlerden, muhteşem manzaralar eşliğinde hiç tereddüt etmeden aşağı doğru yürüdük. Boş zannettiğimiz ve nereye ulaşacağını bilmediğimiz çok dik olan bu patikadan, spor amaçlı koşarak çıkan yerlileri görünce yürümeye devam ettik. Uçurumların kıyısından, bazen kayalar oyularak yapılmış tünellerden geçerek yola devam ettik. Kendimizi manzaraya ve ortama öyle kaptırmışız ki yol bizi nereye götürürse götürsün devam etmemek imkânsızdı zaten.









































Bu arada geciktik ve St. Michael Mağarasını gezemedik, kapanmıştı. Yavaş yavaş hava kararırken Cebelitarık’a elveda demek üzere çıkışa doğru yürüdük.
Ama pasaportumuzda izi bile olmayan bu ülkeden hatıra olarak kendimize son anda açık bir dükkândan bir posta kartı gönderdik. Pulda Cebelitarık’ın 2009’da seçilen ilk “Miss World” ünün fotoğrafı var.



Çıkışa yaklaştığımızda hava iyice kararmıştı. Çıkmadan önce tabii önce yeşil ışıkta havaalanı pistini geçtik. Çıkış kapısında kimseler yoktu, sanırım herkes işini bitirmiş evine dönmüş, kapıdan öylece geçtik…
Bütün günün yorgunluğu, açlığı ve susuzluğunu La Linea’da bir şeyler atıştırarak geçiştirdik ve son otobüsle Algeciras’ya döndük.
Hava daha aydınlanmadan başlayan macera, hava karardıktan sonra mutlu bir sonla bitti… Gelirken girip giremeyeceğimizi bilemediğimiz bu garip kayadan oluşan ilginç ülkeyi gezebilmenin verdiği sevinç ve mutlulukla ertesi gün trenle Cordoba’ya gideceğimiz Algeciras’a doğru yolumuza devam ettik.

Yorum bırakın